Adanın Kuzeyinden Kıbrıs Sorunu

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

adaninkuzeyi

KKTC’ye Genel Bakış

Çok öncesine gitmeden; Osmanlı-Rus İmparatorluğu arasında gerçekleşen 93 Harbi sonucunda, İngiltere desteğini sağlamak ve olası bir Rus tehlikesinin önüne geçmek için, ada; 500.000 Amerikan doları karşılığında İngiltere’ye kiralanıyor[1]. İngiltere hâkimiyetinden sonra 1960 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmasıyla başlıyor aslında her şey… Devlet yönetiminde Rum ve Türk yöneticilerin bulunduğu ve iki toplumun eşit şekilde temsil edildiği Kıbrıs Cumhuriyeti, mevcut yapıyı 1963 yılına kadar korumayı başarıyor, fakat Türk Başkan Yardımcısına verilen veto hakkının kaldırılmasından sonra iki toplum arasında gerilim artıyor. Makarios’un uzlaşmacı bir çözüme ulaşmadaki isteksizliği, ABD Başkanı Kennedy’nin de önerilerini bile göz ardı ederek Türk tarafına karşı uyguladığı politikalar olayların nerelere geleceğini açıklar gibidir aslında.

1974 Barış Harekâtına kadar olan süreçten önce, halk birçok sıkıntıyla karşılaştı. 1976 da Kıbrıs Türk Federe Devletinin kurulmasının ardından 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti.[2] KKTC, Akdeniz’in en büyük üçüncü adası olan Kıbrıs’ta kurulan ve Türkiye ile arasında 70 KM mesafelik deniz olan, Türkiye dışında resmi olarak herhangi bir devlet tarafından tanınmayan bir bağımsız ada devletidir.

Adanın statüsüne bakıldığında, Bileşmiş Milletler ve Avrupa Birliği tarafından KKTC “de facto” [3] olarak tanımlanmakta ve adanın tamamının 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları içerisinde olduğu kabul edilmektedir. Bağımsızlığını ilan ettikten sonra Lefkoşa, Gazimağusa, Girne, Güzelyurt ve Lefke şehirleriyle yaklaşık 300.000 kişiye yurt sahipliği yapmaya devam ediyor.[4] 1983 yılında kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti; yakın geçmişiyle ilgi çektiği kadar, çok farklı kültürleri içinde barındırmasıyla da mozaik yapısını korumaya çalışıyor.

Rum kesimiyle sürekli olarak yaşanan sorunlarla güncelliğini koruyan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ulus içinde ve uluslararası boyutta kimliğini görünür kılmak ve adada yaşayan Rum – Türk asıllı vatandaşlar arasındaki buzları çözmek ve bir dizi resmi temasta bulunmak üzere heyet olarak adaya ziyarette bulunduk. Yaptığımız saha çalışması ve resmi temaslar sonucunda hem siyasi grupların hem de vatandaşların sorunlarını dinleme şansı yakalarken, adanın farklı yönlerini keşfetme imkânımız oldu. Yaptığımız ziyaret sırasında dar sokakları, sıcakkanlı halkıyla KKTC bizlere farklı dünyalar tanıtacağını hissettirmişti. Ülkenin sokakları ve trafiği hakkında bilgi vermek gerekirse, KKTC’de trafik sol yönde akmakta ve bu Türkiye’den gelenler için gerçekten garip duygular yaşatmaktadır. Hatta acaba İngiltere’ye mi geldim diye düşünebilirsiniz. Trafikte insana verilen değerin önemi ise; yaya geçitlerindeki yayaya verilen öncelikten, korna sesi duyulmamasından anlaşılıyor. Etrafta trafik polisi görmeniz pek mümkün olmazken, şehir içlerinden çoğunlukla kadınlardan oluşan Zabıta – Trafik görevlilerine rastlamanız olasıdır. Lefkoşa Türk Kesimi Belediyesi’nin tüm çalışanlarının grev kararı almasıyla Lefkoşa’da hayat durma noktasına gelmişken, böyle bir durumla Lefkoşa Rum Belediyesinde karşılaşma ihtimali Rum tarafına geçmemize izin verilmemesine rağmen böyle bir durumun şuan orada gerçekleşmesi imkânsıza yakın olduğunu düşünebilirsiniz.

İlginç bir bilgi ise; 250 personel çalıştıran Lefkoşa Rum Belediyesi son yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre toplam 55 bin kişiye hizmet vermekte. (Lütfen buraya dikkat edelim) Lefkoşa Türk Belediyesi ise 1000 personeli ile 50 bin kişiye hizmet etmeye çalışıyor. [5] Buradaki anlayış belediye yönetiminin ne denli çarpık olduğuna işaret gibi görünüyor. Lefkoşa Rum Belediyesi; Türk Belediyesiyle karşılaştırıldığında daha temiz bir bölge olarak düşünmek inanın yanlış olmaz. Tabi ki buna rağmen, Türk bölgesinde yaşayan insan profiline baktığımızda insanlar hayatlarından mutlu ve tüm sıkıntılara rağmen umutları olması, ada halkının takdir edilecek özellikleri arasında gösterilebilir.

Diğer yandan, KKTC yıllar boyunca üzerinden kurulan değişik uygarlıkların bıraktığı zengin bir tarihe sahip olduğunu görüyoruz. Batıda Soli ve Vuni’den Lefkoşa’daki Arap Ahmet camisine, Doğu’daki Apostolos Andreas Manastırı’na, 9000 yıllık uygarlığın izlerine her yerde rastlamak mümkündür.  Lefkoşa’daki Büyük Han, Mevlevi Tekke Müzesi, Arasta Sokak, Gazimağusa’da Namık Kemal Zindanı ve Müzesi, Salamis Harabeleri görülmesi gereken yer olarak öneriler bilirken, Şeftali Kebabını tatmanız adada yapılması gerekenlerin başında gelmelidir.

Gezilerden Kesitler ve Kıbrıs Saha Çalışması

Düzenlediğimiz araştırma gezisi sırasında mümkün olduğu kadar fazla yeri ziyaret etmeye, adanın her bölgesinde çalışmalar düzenlemeye çalıştık. Tüm görülebilecek yerlerini görmeye ve konuşulabilecek herkes ile konuşmaya çalışmak, adada bulunma amacımızın başarıya ulaşması için son derece önemliydi. Gittiğimiz yerler arasından sadece bir tanesi olan Dipkarpaz Köyü, yaşayan halkı, coğrafi konumu ve tanık olunan tarihi bakımından özel bir yere sahip.  Dipkarpaz Köyü, Türklerle Rumların bir arada yaşadığı huzurlu, sakin, yeşillikler içinde yer alan küçük bir köy şeklinde değerlendirilebilir. Köy, Kıbrıs’ın el değmemiş köşelerinden biri olarak göze çarparken, izole edilen yönüyle huzur arayan kişiler için özellikle gidilmesi gereken yerler arasında sayılabilir.

Akşam vakti bir kahveye çat kapı gittiğimizde, kahvenin Türklere ait olduğunu ve çevrede Rumlara ait kahvenin ise akşam saatlerine rastladığı için kapalı olduğunu fark ediyoruz. Köylülerden edindiğimiz bilgiye göre Rum esnaf, öğleden sonra saat üç civarında iş yerlerini kapatıyor ve geri kalan zamanlarını evlerinde geçiriyor. Türklere ait olan kahvede ise, 1974 yılında Barış Harekâtı’na katılmış ve daha sonra Kıbrıs’a yerleşmiş Diyarbakırlı Mehmet Amca ile başlıyoruz önce sohbetimize. Dipkarpaz köyü, 1976 yılında kurulmuş. İlk zamanlarda 10.000 Rum nüfusu olan bölgede, şuan bu sayıdan bahsetmek mümkün değil. Mehmet Amca Rumlarla sorun yaşamadıklarını ve barış içinde yaşadıklarını dile getirirken, “Biz hiçbir Rum’u zorla göndermedik, onlar diğer tarafa istedikleri için geçtiler. Kahvelerimiz komşu, camimiz ve kilisemiz yan yana, onları kimse rahatsız edemez, ettirmeyiz” sözü aslında halklar arasında problemin olmadığının göstergesi olarak görülebilir. Kahvedeki diğer Kıbrıslı Türkler, Rum ve Türk halkının yakın ilişkilerinin altını çiziyor. Adada yer alan hastanenin uzak mesafede bulunmasından dolayı şikâyetlerini dile getirerek, Rumlarla sorunları olmadığını, Rumlar ile barış içerisinde yaşadıklarının tekrar tekrar dile getiriyorlar ve bu konuyu bizimde dile getirmemizi istiyorlar.  Ama tabi ki tüm adanın her yerinde de durumun böyle olduğunu söylemek mümkün olamayabiliyor. Tabi ki tüm Kıbrıslılar Dipkarpaz Köylüleri gibi düşünmüyor. Rumlar ile hiç barışmayacak veya onlarla birlikte yaşayabileceklerine inanmayan azımsanmayacak bir kesimde var. Doğal olarak bu zamanları yaşayan Kıbrıs Türkleri, özellikle 1963 ve 1974 zaman aralığını yaşamış olanlara fikirlerini sorduğumuzda Rumlarla beraber yaşamamız imkânsız diyenler, bu şekilde (iki ayrı devlet) daha mutluyuz diyebiliyorlar. Kıbrıs Halkının iç huzuru yakalaması ve birbirine uyum sağlaması için çeşitli sosyal sorumluluk projelerinin geliştirilmesi faydalı olabilir.

Yeşil Hat & Ayşe Teyze

Lefkoşa’da özellikle şehrin ikiye ayrılmış olması çok ilginç bir görüntü ortaya çıkarmakta. 1964 yılında çizilen ve “Yeşil Hat” olarak adlandırılan bölgenin hikâyesi ise oldukça ilginç. BM Barış Gücü Komutanı General Peter Young[6], yeşil bir kalemle bu hattı çizmesinden dolayı bu bölgenin ismi “Yeşil Hat” olarak adlandırmış ve yıllar boyu o isimle anılmış. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ise bugünkü halini almıştır. Bu bölge, içine girmemize imkân tanınmayan ve çevresi tel örgüler ve duvarlarla iki bölge halkı arasında teması engelleyen bariyerler şeklinde hafızalara kazınıyor. Yeşil Hat bölgesi saki minyatür bir Berlin Duvarı. O hissiyata kapılmanız mümkün olabiliyor.

Lefkoşa’daki ünlü Saray Otel üstüne çıkılıp, ikiye bölünmüş bir şehir ve insanları görebilme, görünce uzun düşüncelere dalmanız kaçınılmaz bir hal alabiliyor. İngiliz Konsolosluğunun olduğu bölgeye gidildiğinde ise “Yeşil Hat” içerisinde ilginç bir ev göze çarpmakta. Bu evin sahibi ise; Ayşe Özseyhan adlı bir kadın… Ayşe Teyze, 87 yaşında tarihe tanıklık etmiş birisi. Doktor şuan ki evinden çıkıp daha iyi bir eve geçmesine tavsiye etmesine rağmen evden kesinlikle çıkmayacağını söylüyor. “Benim askerim var!” tabirini sık sık cümlelerinde duymak mümkün. Askerleri çok seviyor. Askerlerde onu çok seviyor. Askerler, her gün sabah ve akşam kontrole geliyorlarmış Ayşe Teyze’yi. 1963 olaylarını anlatması için soru sorduğumuzda, uzaklara dalıp “Size ne anlatıyım evlat?” demesi bize önce garip geldi Ayşe Teyze’nin… Bize “Burada bu asker olmasa, kim bilir biz ne olurduk” demesi aslında çok şeyi açıklamıştı belki de. Anlaşılan olay şu ki; “Bir akşam beraber sarma saran insanlar, sabah birbirlerini öldürdüler.” Bu üzerinde çok düşünülecek bir sosyolojik bir durum olarak görünmekte. Ayşe Teyze’nin yanından ayrılıp, Lefkoşa sokaklarından KKTC Cumhurbaşkanlığı’na doğru yol almaya başlıyoruz.

Resmi Temaslar

Kıbrıs Sorunu’nun siyasi boyutunu incelemek ve Kıbrıs Yönetimi hakkında genel bir fikir sahibi olmak için ilk görüşmemizi (Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile görüşmemizin İİT (İslam Konferansı Örgütü) toplantısından ötürü iptal edilmesinden dolayı) Cumhurbaşkanı temsilcisi  Gülfem Veziroğlu Sevgili ile gerçekleştirdik. Kendisi 1990 yılından beri Dışişleri Bakanlığında, 2010 yılından itibaren ise KKTC Cumhurbaşkanlığında çalışmaya başlamış ve bu görevini başarıyla sürdürmekte. Anlatılana göre; Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasını yapmak konusunda kararsız kaldığı ve çıkarmaya geç kaldığı konusunda bir görüş üstün gelmekte ve bunu söylemlerden anladık. Özellikle 1970’li yıllarda büyük etnik temizlik artmaya başlıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’un çok zeki bir insan olduğu ve Kıbrıslı Türkleri yavaş yavaş temizlemek istemesi, diğer taraftan Yunanistan’ın aceleci davranması dikkatleri Kıbrıs’a çekmiş o dönemde. 1968 yılından beri çeşitli yöntemler denenerek Türkler ya asimile edilmeye çalışılmış ya da sürülmek istenmiş. 1974’ten sonra bir olgu oluşuyor. Tabi ki bu sırada “Mübadele” [7] gerçekleşiyor. 2004 yılına geldiğimizde ise; 2004’te Rum tarafının Annan Planı’nı reddetmesiyle dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan; raporunda ilk kez açıkça Rum tarafını suçlanmakta ve Kıbrıslı Türklerle hiç bir şekilde anlaşmaya gidilmediğini dile getiriyor[8]

Bu durumdan da anlaşılacağı üzere Rum tarafı Türk tarafıyla güç paylaşımına hazır bir durumda olamadı hiçbir zaman. KKTC halkı Annan Planı’na evet dedi ve barış yanlısı olduklarını göstermiş oldu. Ama Kıbrıslı Rumlar ise bunu reddettikleri gibi, reddetmeleri sürecin daha da uzamasına sebep oldu. Ve çok acıdır ki Kıbrıslı Rumlar bu süreçte hayır dedikleri için cezalandırılmayıp, aksine ödüllendirilip Avrupa Birliği’ne dahil edildi. 2004’ten beri Kıbrıs konusunda 6 ana başlık belirlendi. Her iki tarafında konuşmadıkları bölüm kalmadı ama gelgelelim siyasi iradenin Rumlardan gelmediğini veya başka bir takım dış etmenlerden dolayı gelemediği görüldü. Sevgili “Biz atamayacağımızı düşündüğümüz adımlar attık, iyi niyetli olmaya çalıştık. Bizden adım atmamızı istediler, attık ama hemen arkasından başka talepler geldi. Kıbrıslı Türkleri ekonomik, psikolojik olarak bıkkın duruma getirmek istiyorlar. En zayıf anımızda Rumlar bir şeyler talep etmek istiyor.” diyor. Ayrıca bir anekdot daha veriyor Sevgili “Rum Papaz bir binayı Türkler yapacaksa yapmasın, yıkılsın diyor.” [9] Bu zihniyetle çözüm ne yazık ki zor görünmekle beraber çok acı bir durum olarak yerinde sayıyor. 1963’lü yıllarda çözüm ve anlaşma olduğu ama barışın olmadığı görülüyor. Belki de KKTC eskiden olmadığı kadar barışçıl bir dönemde ama iki taraf arasında büyük güven krizi mevcut durumda. Cumhurbaşkanı Temsilcisi Sevgili sözlerine devam ediyor; “Rum tarafında Kıbrıs Türklerinde olduğu kadar demokratik ortam yok. Her şeyi konuşmazlar. Bizde herkes fikirlerini söyler, tartışır. Bizim tarafımızda herkes Annan planını konuştu, tartıştı. Rumlarda bu olmadı. Rum tarafında bu tartışılmadı. İki taraf arasında güven problemi çözülmediği sürece hiç bir şey çözüme ulaşmaz. Din adamları sürekli siyaset yapıyor,”  Anlaşıldığı üzere; din adamlarının siyaset üzerinde çok büyük etkileri var.

Ardından Ana Muhalefet Lideri Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP-BG) Genel Başkanı Özkan Yorgancıoğlu ile görüşmek üzere CTP-BG Genel Merkezi’ne gidiyoruz. Tabi ki trafikte kayboluyoruz. Ama bizim araçlarla kaybolmamız, görüşmemize geç kalmamıza etki etmeyecek olsa varsın kaybolalım Kıbrıs sokaklarında… Kıbrıs o kadar güzel ve tatlı sokakları barındırıyor ki içerisinde kayboldukça kaybolasınız geliyor. Sonunda CTP Genel Merkezine ulaşıyoruz.

Sayın Yorgancıoğlu gerçekten bizi makamında çok samimi bir şekilde karşıladı. Yorgancıoğlu genel olarak konuşmasında hep yapıcıydı. Konuşmamız çok hoş bir havada geçti. İlk süreçte İngiltere’nin özellikle geri çekilip, istediği zaman her iki tarafı da istediği zaman çatıştıracak bir ortam hazırlamayı tercih etmiş. Aslında başarılıda olunmuş bu durumda. İngilizlerin genel bir politikası bu şekilde olduğunu geçmişteki İngilizlerin Filistin İşgali, Hindistan İşgaline ve sonuçlarına ayrıca bakacak olursak bunları görmemiz mümkün. Makarios hamle yaparak anayasada 13 maddelik değişiklik yapmak istemiş ama bununla beraber Türkiye – Yunanistan arasında büyük sıkıntılar başlamış. Yine bu dönemde 1968 yılında iktidar heveslerini gerçekleştirmek için 15 Temmuz darbesi yapılmış ve yönetimi tekrar ele geçirmişler. Türkiye’nin yaptığı harekât ilk zamanlarda Avrupa Birliği ülkeleri ve Bileşmiş Milletler tarafından destekleniyor çünkü AB ve BM’nin de amaçlarına hizmet ediyordu. Türkiye, harekâtı bir anlaşmaya ulaşılsın diye yapmıştı ama bu çok uzun yıllar sürecek bir soruna gebe olacağı hiçbir zaman düşünülmedi. Aslında bu süreçte her iki tarafında yanlışları var ve taraflar bu yanlışların olukça farkındalar. Yorgancıoğlu’na göre; Kıbrıs’taki derin devlet yeni bir ortaklık kurulması esnasında istekli davranmamış. Tabi ki Kıbrıs sorunu çözüm sürecinde en ciddi görüşmeler Kıbrıs’ın AB üyeliği sürecinde ortaya çıkıyor. 2000’den sonra bu süreç bizlerinde takip ettiğimiz şekilde çok hızlandı. Ak Parti iktidar olana kadar; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Denktaş’ı destekledi. Ama daha sonra Türkiye çözümden yana tavır alıp, Denktaş’ı desteklemekten vazgeçti. Buradaki muhalefet Kıbrıs sorununun çözülmesini savundu, uluslararası hukukun içine dâhil olmak istedi. Ama burada da acıdır ki; Türkiye KKTC’yi tanıdığını söylemesine rağmen tam olarak tanımıyor. Şöyle ki; KKTC Cumhurbaşkanı veya Başbakan’ı Türkiye’ye gittiğinde Azerbaycan Devlet Başkanı gibi karşılanmıyor. Dünya’da ise zaten Rum tarafı ile Türk tarafı arasında eşitlik gözetilmiyor. Ama en azından Türkiye temsili olarak buna özen gösteriyor mu ki; Türkiye, KKTC konusunda bunu diğer devletlerden beklesin? KKTC’ye doğrudan sadece Türkiye’den uçak olduğu için her alanda Türkiye’ye bağlı yaşamak zorunda kalıyor. Bu bağlamda turizmde ekonomik sıkıntılar yaşanıyor. Avrupa’dan gelecek olan turistler açısından sıkıntılı bir aktarma süreci yaşanıyor. Yorgancıoğlu, Türkiye – KKTC ilişkileri açısından; “Türkiye burada etkin olmak isterse yardımcı olmak, sorunu çözmekle yükümlüdür. Türkiye, ne yazık ki Kıbrıs sorunuyla ilgili gel – gitler yaşıyor. Fenerbahçe burada maç dahi yapamıyor. Çünkü yapması halinde Türkiye’ye uluslararası müsabakalardan men cezası alma riskiyle karşı karşıya kalıyor.” Gelelim Rum kesimine… Geçmişte Rumlar uluslararası camiada tanındıkları için ekonomileri doğal olarak gelişmiş durumda ama son 1 buçuk yıldır Yunanistan’daki krizden ve doğal olarak bu krizden Rum Kesiminin de etkilendiğini görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde uzun görüşmelerin ardından AB ve IMF ile anlaşmaya varan Rum Kesimi Lideri Nikos Anastasiadis, kurtarma planı için “acı verici, fakat ekonominin çökmesinin önüne geçmek için gerekli” [10] olduğunu söyledi. Son olarak Kıbrıs Bankalarının mevduat ödemesindeki büyük sıkıntıları geçtiğimiz günlerde hepimiz gördük.  Bu pariteler gösteriyor ki Rum Kesimi artık Türk Kesimi’ne daha muhtaç olacak gibi görünüyor. Zaten çözümün ekonomik sıkıntıların sonucunda geleceğini düşünmek yanlış olmaz. KKTC’deki fazla para Türkiye’de, GKRC’deki fazla para da Yunanistan’da değerlendiriliyor ve her iki ülkede farklı bir devlete bağımlı olduğu açıkça görülüyor. Güney Kıbrıs’ta en önemli sıkıntılarının başında kilisenin etkin olarak siyasete karışması olarak görünüyor. Barışa geçmişten günümüze kadar karşı çıkan kilise, buna rağmen doğalgazın en akıllı yolunun Türkiye üzerinden gitmesi gerektiği açıklamasını yapıyor. Buda gösteriyor ki Güney Kıbrıs’ın ekonomisi bozuldukça KKTC ve Türkiye’ye olan bağımlılığı artacak şeklinde değerlendiriliyor. Ekonomi anlamındaki bu açıklamaların çözüm sürecinde gerçekten önemli bir mihenk taşı olarak görmek mümkün görülüyor. Çözüm olması halinde turizm sektörünün gelişebileceği ve Kıbrıs’ın Avrupa’nın Hawaii’si olacağı hissediliyor.

Türkiye’nin yapması gereken, Kıbrıs sorunu çözülene kadar, Türkiye piyasası KKTC’lere açmalıdır. Geçen sene KKTC’den ihraç edilen portakallar bile ne acıdır ki Mersin Limanı’ndan geri dönmüş. KKTC Türkiye’ye ihracat bile yapamaz hale gelmiş. Sebebi ise Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan “Gümrük Birliği” anlaşması olarak ortaya çıkıyor.

Kıbrıs’taki temaslardan edindiğim izlenime göre halkın hemen hemen hepsi iki eşit taraf olmasından yana. Ve kesinlikle Kıbrıs’ı verin kurtulun mantalitesi geçerli değil. Hatta Yorgancıoğlu “Türkiye bizi satmaya kalksa da biz razı değiliz.” Diyor. Aslında Kıbrıs’ın Türkiye’nin gündeminden düşmesi de üzücü bir hal almış. Ama gerek siyasiler olsun gerekse halk Türkiye’nin kendi bazı önceliklerinin olduğunu kabul ediyorlar. Bu öncelikleri sorduğumuzda Türkiye’nin içerisinde bulunduğu “Çözüm Süreci” olduğunu ve sonrasında Kıbrıs’ın daha fazla gündeme gelebileceğine inanıyorlar. Kıbrıs’a gitmeden önce bana Kıbrıslı Türklerin inançlarının zayıf olduğuna dair bir bilgi gelmişti. Bu konu hakkındaki söylentileri belki de sizde duymuşsunuzdur… Halka bunu sorduğumuzda ise şiddetle karşı çıktılar. Böyle söylemlerin kendilerini üzdüğünü dile getirdiler. Kıbrıs’ta 50 seneye yakın süredir yaşayan insanların kendi alışkanlıkları, yaşayışları bulunmakta. İsteyen camiye gidiyor, istemeyen gitmiyor. KKTC’de büyük bir kesim kendini Müslüman olarak tanımlıyor. Geçmişte Kıbrıs’ta gerek Rumların gerekse Türklerin birbirlerine güvenleri yüksek seviyedeyken artık durum bu şekilde görünmüyor. Aslında onca duruma rağmen KKTC’lilerin benliklerini korumaları takdir edilecek bir durum. KKTC’yi devlet olarak görmeyişimin bence en önemli tezlerinden biri şudur: KKTC’nin polisi askere bağlı olmasıdır. Askerler ise Türkiye’den atanır. Askeri ve polis teşkilatlarının atamalarını bu komutan yapıyor. Bu komutan Ankara tarafından atanıyor ve Türkiyeli bir komutan olma zorunluluğu var. Yorgancıoğlu’na göre bu durum: “Bütün bunlar aksayan yanlardır ve bizi dünyada komik duruma düşürür. Sivilleşmenin, demokratikleşmenin olması gerekmektedir. Kıbrıs Türkiye’den biraz daha fazla para almak için Türkiye’nin her dediğini yaparsa orda sakatlık olur. Ayrıca Erdoğan’ın maaşın kaç para demesi burada kalıcı bir yara açtı” şeklinde özetliyor. Kıbrıs’ında belli konularda demokratikleşmeye ihtiyacı olduğu aşikâr bir hal almış. Elektrik, hava, telefon dairesi ve limanlar konusunda özelleştirmeye gidilmek istenmiş ama çeşitli sebeplerden dolayı başarılı olunamamış. Buradaki halkın beklentilerini karşılayan, demokratik olan, askeri vesayetten kurtulan, polis emir verdiğinde yerine getiren bir mekanizma olması gerekiyor. KKTC’de 60’lı yıllardan bugüne kadar biat yöntemiyle yetişen bir yönetim olduğu görülüyor. Partizanlık, rüşvet ve mafya KKTC’de ne yazık ki almış başını gitmiş. Bunların insanlar üzerinde olumsuz etkileri var. Devlete güven konusunda büyük sıkıntılar mevcut. Gariptir ki bir vatandaşın 50 TL’lik elektrik borcu olunca elektriği kesilir, ama otelin kesilmesi gibi bir durum olmazmış. [11] Yorgancıoğlu’na göre Kıbrıs Sorunu; merkezi güçlü, Kıbrıslı Türklerin de temsil edildiği bir yapı ve yetki alanlarında polis, mahkeme, eğitim sistemi, sağlık, ayrı yönetimi olan federal bir sistem olursa çözümün olabileceğini düşünüyor

Ardından Demokrat Parti Genel Başkanı Serdar Denktaş ile görüşmek üzere DP Genel Merkezine gidiyoruz. Kendisiyle 3 saatlik uzun bir görüşme yapıyoruz. Kıbrıs’ın Annan Planı sürecinde; yani 2004-2006 yılları arasında Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevlerinde bulunduğundan dolayı, özellikle görevdeki dönemi olan 2004-2006 yılları arasında önemli gelişmeler olması dolayısıyla ve tabi ki babası KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf (Raif) Denktaş’ı da oğlundan dinlemek istememiz bizim Denktaş ile görüşmemizin en önemli etmenleri arasında gösterebiliriz.  Kıbrıs’ta 1955’te EOKA [12] ’nın ve 1958’de ise TMT [13] ’nın kurulduğundan bahsedip başlıyor Kıbrıs Sorununu anlatmaya. O Dönemde birçok yer altı örgütü ile Kıbrıslı Türkler kendilerini savunmaya çalışmışlar. Adnan Menderes dönemin de “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” devlet politikası haline gelmeye başlıyor ve “Taksim” [14] dedikleri olgu gerçekleştirilmeye başlıyor. Dr. Küçük ve Denktaş: “Türkiye’nin milli çıkarları, Kıbrıs’ın milli çıkarlarıdır, bu bağ kopmamalı” [15] diyor. “Taksim” teriminin fikri buradan çıkıyor. İlk zamanlar da Dr. Küçük’ün ve Denktaş’ın hedefi bağımsız bir devlet kurmak değildi. Aksine Kıbrıs’ı Türkiye’ye bağlanmaktı. Daha sonra “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” olgusunun ortaya çıkması ile Menderes bunu devlet politikası haline getirmeye çalıştı ve “Taksim” başladı. Taksim konusunda İngilizler EOKA’nın ve TMT ile uğraşmaktansa geri çekilmeyi seçtiler ve EOKA ile İngiltere arasında sıkıntılar büyüdükçe, İngiltere geri adım atma kararı aldı ve zorlama ile de olsa “Kıbrıs Cumhuriyeti” kuruldu. Aslında ne Kıbrıslı Türklerin, ne Rumların böyle bir isteği vardı. Zaten Kıbrıs Cumhuriyeti’nin reel olarak 3 yıl yaşaması aslında her şeyi gösteriyor.

Serdar Dentaş’ın “Meşhurlar takımını getirdim. Bir takım o kurdu bir takımını ben kurdum. Geldiler burada bizim milli takımla maç yapacaklar. Hayır yapamazlar! Türkiye’ye ceza veririz. Düşünebiliyor musunuz hakemler dahil atletle, diğer taraf soyunmuş şekilde oynadık. Sırf Türkiye ceza yemesin diye.” [16] İşte bu kadar sevmişler Kıbrıslı Türkler Türkiye’yi… 1970’li yılların başında Kıbrıslı Türkler ile Rumlar arasında enteresan olaylar gerçekleşiyor. Karşılıklı Rum ve Türk Cephelerinde olay şöyle gelişiyor. Rumlar, Türkçe “Bekledim de gelmedin” şarkısını Türklerin duyabileceği şekilde Türk kesimlerine doğru yüksek sesle çalıyorlar. Çünkü Türkiye birkaç defa çıkarma yapmak istiyor ama vazgeçiyor. Tükler de tabi ki bu psikolojik harp karşısında boş durmuyor. “Bir gece ansızın gelebilirim” şarkısını çalıyor Rum bölgelerine doğru. Sonunda Türklerin beklediği tarih geliyor, yani 20 Temmuz 1974 tarihi. Ama yine garip ve o kadar gülünç bir enstantane yaşanıyor. O zamanlar da Kıbrıs ile Türkiye arasında saat farkı var. Kıbrıs Türkiye’den 1 saat ileri saat farkı olarak. Denktaş Türkçe ve Rumca olarak saat 5’te; çıkarmanın şuan yapıldığını ilan ediyor ama her zamanki gibi ne gelen var ne giden… Bu olayın ardından şok geçiren Rumlar sokaklara çıkıyor ama bakıyorlar ortada Türk askeri yok! Rumlar doğal olara sevinç naraları atıyor, Kıbrıslı Türklerde büyük bir moral bozukluğu ve tabi ki yine “bekledim de gelmedin” şarkısını her yanda çalınmaya başlıyor. Ama her şey Kıbrıslı Türkler için 1 saat sonra değişir ve Türkiye artık yıllar sonra tekrar Kıbrıs topraklarını ayak basmıştır. Serdar Denktaş’ın deyimine göre “Kıbrıs sorununun çözümü siyasi baz da değil, ekonomik bazdadır. Rusya’nın 60 milyar doları Rum tarafında bulunmaktadır” diyor. Ayrıca Rauf Denktaş’ın “Kıbrıs Türkünün ölüm fermanı olan Annan Planına onay vermem” demesi de manidar bir hal almıştır. Anlatamadığım veya buraya sığmayacak o kadar garip, enteresan, hüzünlendirici olaylar var ki bu yazıdan sonra daha ayrıntılı bir Kıbrıs araştırması yaparsanız sizde fark edeceksiniz aslında size anlatılan tarihin böyle olmadığını emin olun.

Ertesi gün öğle saatlerinde KKTC 2.Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile görüşmemizi gerçekleştirmek üzere tekrar Girne’de ki otelimizden Lefkoşa’ya doğru yol alıyoruz. Beşparmak Dağlarını aşarak geçiyoruz her seferinde Lefkoşa’ya ulaşırken. O tarihe tanıklık etmişliği ve heybeti insanı etkisi altına alması kaçınılmaz hal alıyor. Araçlarımızla tırmanırken bile zorlanıyoruz. Talat’ın Lefkoşa’da bulunan çalışma ofisine gidiyoruz.

Eski KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat bilindiği gibi 2005-2010 tarihleri arasında KKTC’de cumhurbaşkanlığı yaptı. Geçmiş dönemlerde Başbakanlık gibi birçok devlet kademesinde bulundu. Talat sözlerine şöyle başlıyor; “Eğer darbe olmasaydı, bu müdahale olmazdı. Türkler ve Rumlar bunu birlikte yapabilir miydi? Eğer bir arada yaşamayı benimseyen liderler olsaydı, Türkler ile Rumlar beraber yasabilirdi. Böyle bir anlayış liderlerde yoktu. 1974 Harekâtı’ndan kaçınılabilir miydi? Belki evet ama 1974 Harekâtı Kıbrıslı Türkleri eriyip, yok olmaktan kurtaran bir olaydır. Ama ondan sonrası çok doğru yapılmamıştır.” demesi itiraf gibi bir açıklama olarak alınabilir. Bundan sonrası Türk dış politikasının dar görüşü yüzünden biraz sıkıntılı oldu. Oyalanarak, yavaş yavaş giderek mevcut durum yasal hale getirilmeye çalışıldı. KKTC’nin yasal statüsünden bahsettiğim ilk paragraftaki “De facto” yu, “Dejure” [17]’ye çevirmek için zamanın geçmesinin gerektiğine inanıldı ama bir şey doğru hesaplanamamıştı. Tanınmak isteyen ülkelerin hiç biri, uluslararası hukukta rest çekerek duruma dâhil olmadı. Tanınmak isteyen devletler uzlaşmacı politika izledi. Ama Türkiye ve KKTC durumu bu şekilde algılayamadı. Siz başka ülkelerden tanınmak isteyeceksiniz ama o ülkeye meydan okuyacaksınız. Türkiye işte tamda bu duruma düştü.

Talat’tan şöyle bir bilgi alıyorum. 1983e gelindiğinde bağımsız KKTC ilan ediliyor. En önemli etken şu: Rauf Denktaş’ın yeni seçimde Kıbrıs Türk Federe Devletinde aday olamıyor. 2 dönemini tamamlaması ve 3. dönem aday olamaması durumu ortaya çıkıyor. Bu anayasanın bunun için değişmesi gerekmekte ama yasal yönden imkânsız bir durum çünkü meclisin 2/3 onayı lazım. O zaman bir çeşit darbe gerekiyor ve KKTC bu şekilde ilan ediliyor. Birleşmiş Milletler bunun yasa dışı olduğunu söyleyerek kabul etmiyor. BM, tüm dünyaya bu yasadışı devleti tanımayın ve bu devletin güçlenmesini sağlayacak adımlardan kaçınmasına dair bir karar yayınlıyor. [18] Enteresandır ki; o zamana kadar FİFA’nın izniyle bizim takımlarımız Türkiye veya diğer takımlarla futbol müsabakası düzenlenip maç yapabiliyor ama artık bu durum bilindiği üzere geçerli değil. Sanırım “Kendi ayağımıza kurşun sıkmak” deyimi buraya çok yakışır. Talat, Talat Kıbrıs halkını anlatmak için bizlerle Rauf Denktaş’ın anlattığı fıkrayı paylaştı. Fıkraya göre : “Bir fıçının içine 1 tane Rum ve 1 tane de Türk koymuşlar, yokuş aşağı fıçıyı bırakmışlar. Sonunda Kıbrıslı Türk çıkmış.” Bu fıkra bizi oldukça güldürüyor.

Kıbrıs sorununun çözümü durumunda, Avrupa’da sorunun devamını Türkiye’nin AB üyeliği yolundaki ilerlemesini durdurmak için bahane olarak kullananların elindeki en büyük kozun bitmesine yol açacaktır. Kıbrıs sorununun çözülmesi aslında Ortadoğu’nun barışı tesisinde büyük etmenleri olacaktır. Yerinde inceleme fırsatı bulmadan önce  bu sorunun artık tek devlet içerisinde çözüleceğini düşünürken, artık bu durumun ayrı ayrı tek devlet çatısı altında olacağını düşünmüyorum. En azından tamamen iki ayrı devlet, ve üst yapıda eşit temsil edilen bir çatı devlet olarak tabir edebileceğimiz bir sistemin gelmesi halinde sorunun çözülebileceğine inandım. Pratikte adada yaşayan tüm halkın yaşam standartlarından memnun olduğunu görmek biraz garip gelse de durum tamamen bu yöndedir. Tek temennim bu karmaşanın en kısa sürede bitirilmesidir.

Onur Reha YILDIRIM
Lefkoşa – Kıbrıs (KKTC)

Not: Bu yazı 3 ayda bir süreli yayın yapan Gençlik, Fikir ve Araştırma Dergisi Genç Barış Dergisi’nde yayınlanmııştır. Görsel ve yazı yayın hakları 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında koruma altındadır!

[1] Arşiv belgeleri ve notlarla ilk altı ay/ Rauf R. Denktaş – Yıldırım, Onur Reha, KKTC Halk Görüşmeleri, Bölüm: Lefkoşa Saha Çalışmaları
[2] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Resmi Görüşme Kayıtları, KKTC Cumhurbaşkanlığı Görüşmesi Ses Kayıtları
[3] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Resmi Görüşme Kayıtları, KKTC Cumhurbaşkanlığı Görüşmesi Ses Kayıtları
[4] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Resmi Görüşme Kayıtları, KKTC Cumhurbaşkanlığı Görüşmesi Ses Kayıtları
[5] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Halk Görüşmeleri, Bölüm: Lefkoşa Saha Çalışmaları
[6]15 Haziran 1912 – 4 Kasım 1976 tarihleri arasında yaşamış, İngiliz Kraliyet Ordusu mensubu general.
[7] Rum ve Türklerin kendi bölgelerini geçmesini sağlayan anlaşmadır.
[8] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Resmi Görüşme Kayıtları, KKTC Cumhurbaşkanlığı Görüşmesi Ses Kayıtları
[9] Aziz Andreas Manastırı hakkında Rum Başpiskopos Hrisostomos’ın açıklamaları
[10] Nikos Anastasiadis’in Kriz Hakkındaki Açıklamaları
[11] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Resmi Görüşme Kayıtları, KKTC CTP-BG Genel Başkanı Görüşme Ses Kayıtları
[12] Kıbrıslı Rumların Kurduğu Silahlı Mücadele Örğütü
[13] Türk Mukavemet Teşkilatı – Türklerin Kurduğu Milli Silahlı Mücadele Örğütü
[14] Kıbrıslı Türklerin Rumlardan ayrılma isteğine denir.
[15] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Resmi Görüşme Kayıtları, KKTC DP Genel Başkanı Görüşme Ses Kayıtları
[16] Yıldırım, Onur Reha, KKTC Resmi Görüşme Kayıtları, KKTC DP Genel Başkanı Görüşme Ses Kayıtları
[17] “Kanuna göre” veya “hukuki olan” manasında gelir.
[18] BM Güvenlik Konseyi’nin 541 sayılı kararı

You may also like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir